Ortaya Karışık Fıkralar 2
051. Spielberg
Bir Çinli arkadaşı ile New York’ta bir bardan içeri girer girmez arkadaşına “Hey Jurassic Park’ın yönetmeni Steven Spielberg karşıdaki masada oturuyor. Yanımıza gelip merhaba demesini çok isterdim!” demiş. Spielberg aniden masadan kalkarak Çinli’ye doğru yürümüş ve burnuna okkalı bir yumruk indirmiş. Şaşıran Çinli, “Hey bunu niçin yaptın?” diye sormuş. Spielberg, “Siz zalim Japonlar, Pearl Harbour’u bombaladığınızda büyük babamı öldürdünüz!” Zavallı Çinli “Ben Japon değil, Çinliyim!” Spielberg “Çinli, Vietnamlı, Japon ne fark eder?” diyerek uzaklaşmış. Arkasından Çinli sakin bir şekilde yürüyerek Spielberg’e doğru yaklaşır, omuzuna dokunur ve yüzüne okkalı bir yumruk indirir. Şaşıran Spielberg “Bunu niye yaptın?” diye sorar. Çinli, “Siz zalim Amerikalılar Titanik gemisini batırdınız!” Spielberg “Hayır bir iceberg Titanik’in batmasına neden oldu.” Çinli, “Iceberg, Carlsberg, Spielberg... Ne fark eder!..”
052. Kıtlık
İngiliz kralı seyahat ederken, yolu bir köye düşer. Mütevazi bir handa geceler. Yemek olarak da bulduğu dört yumurta ile karnını doyurur. Hesabını sorunca, on altın isterler. “Aman! Burada yumurta kıtlığı mı var?” der kral. Han sahibi “Hayır efendim. Yumurta boldur ama, kral kıtlığı var!..” (Fatma Demirdöven)
053. Beraat
Bir cinayet işlenmiş bir yerde. Bu cinayette hiçbir iz bulunamamış. Yalnız olay mahallinde bir şapka bulunmuş. Bir kişi üzerinde de şüphe uyanmış. Bunu da sanık sandalyesine oturtmuşlar. Birkaç celseden sonra adam beraat etmiş. Tam beraat kararı açıklandıktan sonra adam hakime sormuş: “Artık beraat ettiğime göre, şapkamı alabilir miyim?..”
054. Kanallar
Venedik’te bir adam, papaza başvuruyor, karısının öldüğünü bildiriyor. Papaz soruyor:
- Cenaze nasıl kalksın? Birinci sınıf mı? Yoksa ikinci ya da üçüncü sınıf mı?
- Çok fakirim, hiç param yok!
- O zaman, dördüncü sınıftan başka çare yok!
- O nasıl oluyor?
- Tabutla papaz gondolla gider. Cemaat arkasından yüzerek gelir!..” (Aydın Boysan/Damlalar)
055. Piknik
Bir grup komşu pikniğe gitmek üzere bir organizasyon yaptılar, ancak aynı yerde oturan yaşlı bir kadını unuttular. Pikniğe gittikten sonra yaşlı kadını hatırlayıp, bir çocuk gönderdiler. Çocuk kadını buldu, pikniğe davet etti. Kadın somurtuk: “Çok geç!.. dedi, ”... ben yağmur duasını yaptım bile!..” (Fatma Demirdöven)
056. Kibarlık
İki kişi birlikte akşam yemeği yiyorlar. Masaya 1 büyük bir de 1 küçük balık geliyor. Bunlar da birbirlerine “Önce sen al, yok ben alamam, ay lütfen sen buyur...” diye başlıyorlar... Sonunda birt anesi “Tamam, peki ben önce alayım!” deyip büyük balığı alıyor... Bu sefer öteki bozuluveriyor:
- Ne kadar da kibarsın! Bakıyorum da hemen büyük parçayı kapıverdin!
- Öyle mi? Söyler misin sen hangi parçayı alırdın?
- Ben nezaket gösterip küçük olanı alırdım!
- Eee... Aldın ya işte! Daha ne konuşuyorsun? (Müge Serdar)
057. Zenci
Amerika’da bir fuar açılmıştı. Fuarda zencileri beyaza dönüştüren bir makina tanıtılıyordu. Denemek 10 dolardı. İki zenci fuarı gezerken bu makinayı gördüler ve denemeye karar verdiler. Birinin 11 doları diğerinin ise 9 doları vardı. 9 doları olan arkadaşına “Sen 1 dolarını bana ver. Gidip birlikte beyaz olalım.” dedi. Arkadaşı ise: “Dur! Önce ben gireyim, deneyeyim. Eğer memnun kalırsam sana 1 dolarımı veririm. Sen de beyaz olursun.” dedi. Anlaştılar. Zenci gidip makinaya girdi ve bir süre sonra beyaz olarak çıktı. Dışarda kalan zenci duruma çok sevinmiş olarak arkadaşının yanına gidip: “Ha’di 1 doları ver ben de beyaz olayım.” Cevap şuydu: “Ha’di ordan pis zenci!..” (Onur Ekiz)
058. Kavga
Bir papaz, yolda iki çocuğun kavga ettiğini gördü.
- Kavga etmemelisiniz! İncil ne der? Düşmanlarınızı sevmelisiniz!..
- Ama o düşmanım değil ki, kardeşim!.. (Fatma Demirdöven)
059. Dilek
2 çocuk büyükannelerinin evindeler. Uyku zamanı gelince yataklarına girip dua etmeye başlıyorlar. Küçük olan avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Yeni bir bisikletim olsa! Yeni bir Barbie’m olsa!” Büyük olan şaşırıyor; “Ne bağırıyorsun o kadar, tanrı sağır değil ki?” Küçük: “Evet ama büyükannemiz sağır!..”
060. Kulak
Kadının biri kazada kulaklarını kaybetmiş. Araştırmaları sonucu iyi bir plastik cerrah bulmuş ve girmiş ameliyata. Ameliyat sonrası bandajlar açıldıktan bir süre sonra “Aman allahım doktor! Bana erkek kulakları takmışsınız!” diye bağırmaya başlamış. “Kulak kulaktır!..” demiş doktor, “... kadını erkeği olmaz!” Hasta, “Yanılıyorsunuz!..” demiş, “... her şeyi duyuyorum ama hiçbir şey anlamıyorum!”
061. Uyanık
2 ahbap parkta oturuyorlar. Birinin yanında dobermanı var, diğerinin kanişi... Biri diyor ki: ”Gel şuradaki restorana gidelim, bir şeyler yiyelim.” Öteki, “Saçmalama, bu köpeklerle bizi içeri alırlar mı sanıyorsun?” Bunun üzerine bizimki “Sen beni izle şimdi.”diyor, kara gözlüklerini takıyor ve yanında dobermanıyla restorana yöneliyor. Tabii kapıdaki görevli hemen “Bir dakika beyefendi...” diyor, “... köpekle içeri giremezsiniz.” Bizimki, “Tabii biliyorum ama siz anlamıyorsunuz. Ben körüm ve bu köpek benim yardımcım.” Görevli şaşırıyor: “Bu doberman mı?” Bizimki hiç bozuntuya vermiyor: “Evet şimdi yardımcı diye bunları veriyorlar. Gerçekten çok iyiler.” Görevli “Peki içeri buy’run, özür dilerim bayım!” diyor. Bizimki gidip bir masaya oturuyor. Sıra geliyor arkadaşına. O da kara gözlüklerini takıyor ve kanişiyle restorana gireceği sırada, “Bir dakika beyefendi köpekle giremezsiniz!” Adam, “Bakın elbette kuralları biliyorum ama ben körüm ve bu köpek benim yardımcım.” Görevli bir numara döndüğünü çakıyor ve adamın üzerine yürüyor: “Yaaaa... Demek size bu kaniş yardımcı oluyor.” Görevli adamı yakasından tuttuğu gibi havaya kaldırınca bizimki çığlığı basıyor: “Aaa! Kaniş mi? Bana bir kaniş mi vermişler?..” (Müge Serdar)
062. Solucan
Ahmet, o kadar yaramazdı ki babası Alaaddin bey, onu psikiyatriste getirmek zorunda kalır. Doktor, çocuğu inceler, babasına durumu bildirir. Ona, ”Mutlaka oğlunun her dediğini yapmak gerektiğinin şart olduğunu” anlatır. Başka türlü çocuğunun düzelmeyeceğine inanan Aladdin bey, Ahmet’in her dediğini yapar. Cin gibi akıllı fakat çok yaramaz olan Ahmet, bir gün: “Solucan isterim” diye tutturur. Alaaddin bey, kömürlüğe iner. Nemli bir köşeden iğrenerek bir solucan bulur ve Ahmet’e getirir. “Anneee! Bunu pişir.” diye bağırır çocuk annesine. Kadıncağız da iğrenerek, tiksinerek solucanı olduğu gibi pişirir. Bir tabağa koyarak Ahmet’in önüne getirir. Ahmet, gözleri parlayarak tabaktaki solucana bakar. Karşısında gazetesini okumakta olan babasını çağırıp: “Baba, bu solucanın yarısını sen ye, yarısını da ben yiyeceğim” der. Alaaddin bey: “Oğlum, hiç solucan yenilir mi?” demeye fırsat bulamadan Ahmet bağırmaya, sinir krizleri geçirmeye başlar. Alaaddin bey: “Tamam, tamam!” demek zorunda kalır. Masaya oturur. İçinden doktora kızarak, lanetler yağdırarak gözlerini kapayıp, kan ter içinde bir lokmada solucanın yarısını yutar. Sonra midesi bozulmuş şekilde kusmaya giderken çocuk arkadan yine bağırır: “Üüüü! Sen benim yemek istediğim tarafı yedin. Bu taraf senindi. Sen bu tarafı da ye, annem bana başka kızartsın!..”
063. Carpark
Otopark görevlisi her zamanki gibi kulübesinde oturuyor... Derken bir de bakıyor ki arabanın teki girişte durmuş, üzerinde “carpark” yazan tabelaya çarpıyor, geri gidiyor, sonra gelip tekrar çarpıyor. “Hoppalaaa” diyen görevli koşa koşa arabanın yanına gidiyor, “Abicim n’apıyosun sen öyle?” diye camı tıklatıyor... İçerideki adam camdan kafasını uzatıyor.. “Eee, baksana kardesim ‘çarparak’ yazıyor!.. (Müge Serdar)
064. Motor
Gabrovolu’nun biri gazetede bir ilan görüyor: ”Satılık motosiklet”. Adresi aklında tutarak o adrese gidiyor, apartmanın önüne geliyor ki daire numarasını unutmuş. Basıyor bütün zillere. Tüm apartmandakiler balkonlara çıkıyor. Bizimki soruyor: ”Motosiklet satan kişi burada mı oturuyor?” Adamın biri: “Evet...” diyor, “... ben satıyorum.” Bizimki “Hah...” diyor,”... ben de sizi arıyordum. Ben o motosikleti alamayacağım. Haberiniz olsun demeye gelmiştim.” Adam sinirleniyor: “Git işine be adam” diyor, giriyor içeri. Bizimki dönüyor geri, yolda ağabeyiyle karşılaşıyor. “Hayrola ağabey nereye böyle?” diyor. Ağabeyi: “Gazetede satılık bir motosiklet ilanı vardı, gidip de alamayacağımı söyleyeceğim, boşuna beklemesinler” diyor. Bizimki; “Sen zahmet etme ağabey, ben adresi biliyorum, gider, senin de alamayacağını söylerim.” diyor. Dönüyor geri. Yine bütün zillere basıyor, yine herkes çıkıyor. Bizimki bağırıyor: “Kusura bakmayın beyefendi, ağabeyim de motorunuzu alamayacakmış”. Adam iyice sinirlenmiş: ”Senin de ağabeyinin de anasını...” diyor. Bizimki dönüyor geri ama içi rahat değil. Tekrar apartmana gidiyor, bütün zillere basıyor yine herkes çıkıyor ve bizim ki öldürücü soruyu soruyor: “Afedersiniz beyefendi, pek iyi anlayamadım da... Siz mi bize geleceksiniz, annem mi buraya gelsin?..” (Mehdi Koca)
065. Eski günler
Adam yıllar sonra ilk kez sinemaya gidecekti. Biletini aldı ve sonra sinemanın büfesinden patlamış mısır almak istedi. Büfedeki görevli “5 milyon...” dedi. Adam şaşırdı “Aman allahım. Buraya en son film seyretmeye geldiğimde patlamış mısır 15 kuruştu!” Büfe görevlisi pis pis sırıttı: “Ama beyefendi şimdi patlamış mısırı yerken daha çok zevk alacaksınız. Çünkü artık filmlerde ses de var!..“
066. Pür dikkat
Çok dikkatli bir bayan alışveristen dönerken, şoförsüz bir süt kamyonunun üzerine doğru geldiğini gördü. Elindeki torbaları fırlatıp, kamyona atıldı. Frene bastı, el frenini çekti. Tam bu anda da alı al-moru mor bir adam kamyonun arkasından göründü. Bayan hiddettle: “Bana bakın!...“ dedi, “... eğer bu kamyonun şoförüyseniz biraz daha dikkatli olmanız gerekiyor. Kamyon kendi kendine gidiyordu!..” Adam “Biliyorum!.. Akü boşalmış da, iterek çalıştırmaya uğraşıyordum!..” (Fatma Demirdöven)
067. Nazar boncuğu
Uzun zamandır görüşmeyen iki arkadaş yolda karşılaşınca Ali, Veli’ye “Nasılsın? Bunca sene neler yaptın?” diye sormuş. Veli “Pek iyi değilim...” cevabını verdikten sonra anlatmaya başlamış, “... ilk karım kanserden, ikincisi ise ülserden öldü. Üçüncü karım da ne olduğu anlaşılamıyan bir hastalıktan dolayı 2 senedir hastahanede yatıyor. Oğlum adam öldürmekten hapiste, kızımı ise maalesef bir trafik kazasında kaybettik. Geçen gece evim yandı ve dün de arabamın üstüne bir direk devrildi!” Ali sormuş “Vah, vah. Peki ne iş yapıyorsun veliciğim?” Veli cevap vermiş “Nazar boncuğu satıyorum!..” (Akın Aydın)
068. Orijinal
2 liseli kız arkadaştan bir tanesi chatte tanıştığı biriyle randevulaşmış ve eve döndüğünde arkadaşını aramış. Arkadaşı;
- Eeeee anlatsana nasıl geçti?
- Felaket. Karşıma 1932 model orijinal Rolls Royce’lu biri çıktı!
- Vay canına, amma zengin biri desene. İyi ama ne var bunda felaket olacak?
- Adam 1932 model orijinal arabanın 1932 model orijinal sahibiydi!.. (Müge Serdar)
069. Taklitçinin başına gelenler
Adamın biri hayatında ilk defa Venezuelaya gitmiş. İspanyolca da bilmediğinden derdini anlatmakta zorluk çekiyormuş. O gün de yerel kiliselerden birini ziyaret etmeye karar vermiş ama yolda kaybolmuş, uzun bir süre oraya buraya sorduktan sonra nihayet kilisenin yolunu bulmuş. Ama geç kaldığı için zor bela en önde bir yere sıkışmış oturmuş. “Ben şimdi bur’da her şeye yabancıyım ya, aptal durumuna düşmeyeyim bari, yanımdaki ne yapıyorsa ben de aynısını yapayım...” demiş. Yanında da boylu poslu yakışıklı bir adam. Bizimki baktı ki adam alkışlıyor, o da alkış tutmuş. Adam dualara katılıyor, ilahilere eşlik ediyor, o da aynısını yapmış. Vaaz sırasında papaz bizimkinin hiç anlamadığı bir dilden konuşmaya baslamış. Derken birden yanındaki adam ayağa kalkmış. Bizimki etrafına şaşkın şaşkın bakmış ve o da ayağa kalkmış. Kilise birden derin bir sessizliğe bürünmüş ve sonra büyük bir uğultu başamış. Bizimki aval aval etrafa bakınırken papaz yanına yaklaşmış:
- Siz galiba ispanyolca bilmiyorsunuz.
- Ah evet. Çok mu belli oluyor yoksa?
- Evet öyle. Az önce salona seslendiğimde “Costa ailesinin bir bebeği oldu, bu gurura nail olan değerli baba lütfen ayağa kalkarlar mı?” demiştim. (Müge Serdar)
070. Olgunluk
Dede, torunlarına Afrika’daki safari hatıralarını anlatıyordu: “Bir defasında yamyamların saldırısına uğramıştık; o gün hayatımı kurtarmak için tam onsekiz yamyamla dövüştüm ve hepsini de yere serdimdi.” Torunu itiraz etti, “Ama dede, geçen sene dört yamyam demiştin?” Dede torununun saçlarını okşadı “Geçen sene çok küçüktün yavrum; bu müthiş gerçeği kabullenecek yaşta değildin henüz!..” (Kanat Gezgen)
071. Psikopat
Küçük çocuk kaldırıma oturmuş hüngür hüngür ağlıyordu. Yoldan geçen yaşlı teyze onu görünce durdu:
- Neyin var yavrum? Neden ağlıyorsun?
- Ağlarım tabii... Babam dört tane kedimizi birden boğdu!
- Aman allahım... Yavrum, senin baban tam bir canavarmış!
- Evet öyle... Çünkü o işi bana yaptıracağına söz vermişti!..
072. Fark
Ünlü bir düşünüre bir kadınla bir pilin farkını sormuşlar. Üstad; “Pilin hiç olmasa bir tarafı pozitiftir...” demiş.
073. Kadınlara özel otel
Tatile çıkmış bir grup kız arkadaş, beş yıldızlı bir otelin önünden geçerken bir an duraklarlar. Otelin kapısında; "Yalnızca bayanlar için" yazan bir tabela asılıdır. Yanlarında eşleri ya da erkek arkadaşları olmadığı için, bu otelde konaklamaya karar verirler. Resepsiyondaki akıllara ziyan derecede yakışıklı genç, bayanlara otelin "usulleri" üzerine küçük bir brifing verir: "Otelimiz beş katlıdır. Teker teker katları çıkın. Arzunuza hitap eden katta kalabilirsiniz. Hangi katta ne olduğunu açıklayan küçük tabelalar size yardımcı olacaktır. Yalnız dikkat edin, mükemmel adamın peşinde bir kez üst kata çıktınız mı, bir alt kata inemezsiniz.” Bizimkilerin içini bir heyecan kaplar. Bu oldukça ilginç bir tatil olacak gibidir. Hemen merdivenlere davranırlar. Birinci kattaki tabelada; "Bu kattaki erkeklerin hepsi kısa boylu ve vasat tiplidir." yazmaktadır. Hep birlikte burun kıvırıp, ikinci kata doğru hamle ederler. Buradaki tabela da çok parlak şeyler vaad etmez: "Bu kattaki erkeklerin hepsi kısa boylu ve yakışıklıdır." Kadınlar elbette ki buna da omuz silkerler. Üçünçü kata geldiklerinde gözlerine üzerinde; "Bu kattaki erkeklerin hepsi uzun boylu ve vasat görünümlüdür." yazan tabela çarpar. "Doğal olarak" dördüncü katta şanslarını denemeye karar verirler. Nihayet karşılarına; "Bu kattaki erkeklerin hepsi uzun boylu ve yakışıklıdır.” yazan tabela çıkar. Kadınlar, hormonları bedenine dar gelen ergen kızların coşkusuyla bağrışır ve birbirlerine sarılırlar. Fakat yine de o galeyan içinde, hala yukarıda bir kat daha kalmış olduğunu hatırlarlar. Kısa ama yoğun bir istişare sonucu, son katta şanslarını denemeye karar verirler. Öyle ya, sonuçta her çıktıkları kat, bir öncekinden daha iyi bir "çeşit" vaad etmektedir. Heyecanla beşinci ve sonuncu kata tırmanırlar. Zirvedeki tabelada yazanları dehşet içinde okurlar: "Burada erkek yok. Bu kat, yalnızca kadınları memnun etmenin bir yolu olmadığını kanıtlamak amacıyla inşa edilmiştir!.." (Müge Serdar)
074. Kel, kör ve topal
Bir kel, bir topal, bir de kör yolda yürüyorlarmış. Önlerinden son hızla bir otomobil geçmiş. Kel: “Bu araba benim saçımı bozdu.” demiş. Topal: “Ben şimdi onu bir koşuda yakalarım.” demiş. Sonra kör de: “Siz hiç merak etmeyin, ben o arabanın plakasını aldım!”
075. Vicdansız
Mahkeme salonunda sanık sandalyesinde bir adam... Hakim soruyor: “Bir ilkokul öğretmenini testereyle doğrayarak öldürmekle suçlanıyorsunuz.” O anda arka sıralardan bir adam çığlığı başlıyor: “Vay hayvan herif vay!” Salonda hemen bir uğultu başlıyor. Hakim “Sessizlik!” diye uyarısını yapıyor ve tekrar adama dönüyor: “Ve süpermarkette bir kadının kafasına çekiçle vurarak öldürmüşsünüz.“ Arka sıradan aynı adam yine bağırıyor: “Seni vicdansız herif seni!” Hakim yine milleti susturuyor ve adama dönüyor. “Ve bir de iş arkadaşınızı baltayla doğramışsınız.” Arka sıradan yine aynı ses: “Elektrikli sandalyede kavrulursun inşallah!” Hakim en sonunda dayanamıyor ve arkadaki adama bağırıyor: “Bana bakın, bir tek kelime daha ederseniz sizi mahkemenin düzenini bozmaktan tutuklatırım!” Adam cevap veriyor: “Sayın hakim kusura bakmayın, ama ben bu adamın 10 yıllık komşusuyum. Ne zaman bizde tamir edilecek birşey olsa ondan ödünç alet istemeye gittiğimde ‘bizde yok’ diyordu!..”
076. Şemsiye
Adamın biri bir yere giderken şemsiyesini yanına alırmış. Bir gün en kaliteli şemsiyesi kırılmış. Adam evdeki diğer 6 bozuk şemsiyeyle birlikte hepsini tamire götürmüş. Dönüşte otobüse binmiş, ineceği zaman yanlışlıkla yanında duran kadının şemsiyesini alıvermiş. Kadın bunun üzerine “Hırsız var. Şemsiyemi çalıyorlar!” diye kıyameti koparmış. Adam utana sıkıla kadına şemsiyesini geri vermiş, otobüsten inmiş. Ertesi hafta adam tamirciden şemsiyelerini almış, böylece koltuğunun altında 6 tane şemsiyeyle otobüse binmiş, yine o kadınla karşılaşmış. Kadın “Ooo...” demiş, “... bugün bereketli bir gündü galiba!..”
077. Yöntem
Yaşlı adam, New York’taki oğluna telefon açıyor: “Oğlum sana pek hoş olmayan haberlerim var. Annenle ayrılmaya karar verdik. 45 yıllık bu rezaleti artık bitiriyoruz.” Oğlu bunu duyunca çok şaşırmış: “Baba sen ne diyorsun?” Adam; “Artık evde birbirimizin yüzünü bile görmeye tahammül edemiyoruz, en iyisi boşanmak dedik. Senden bir şey istiyorum; şimdi Chicago’daki kızkardeşine bir telefon aç, bizden duysun istemiyoruz, sen söyle ona.” Çocuk bunun üzerine hemen Chicago’yu aramış, haberi alan kızkardeş telefonda deliye dönmüş: “Neeee?.. 45 yıldan sonra olur mu öyle şey? Çocuk mu bunlar? Tamam, ben icabına bakacağım!” Kızkardeş de hemen Phoenix’e, eve telefon açmış,”Baba neler duyuyorum?”demiş, “... boşanmak da ner’den çıktı? Siz n’aptığınızı sanıyorsunuz? Ben şimdi kardeşimi arıyorum ve yarın ikimiz de oraya geliyoruz. Biz gelene kadar sakın kendi kafanıza göre bir şey yapmayın! Tamam mı?” diye bağırmış çağırmış, telefonu kapatmış. Öteki tarafta da baba eşine dönmüş ve “Tamam... Şükran Günü’nde burdalar. Şimdi noel zamanı ne uydurucağımızı düşünelim!..”
078. Komşu
Evli çiftin otlakçı bir komşuları varmış, dakika başı kapılarını çalıp “Çekicinizi ödünç alabilir miyim? Merdiveninizi ödünç alabilir miyim? Bisiklet pompanızı ödünç alabilir miyim?” diye başlarına ekşirmiş. Adam bir sabah pencereden etrafı seyrederken bakmış yine karşı evin kapısı açılmış, otlakçı komşu sırıta sırıta geliyor... Karısına dönmüş: “Bak gene kimbilir ne istemeye geliyor... Yetti be... Komşuysa komşuluğunu bilsin, artık başka türlü konuşacağım!” derken kapı çalmış, adam kapıyı açmış. Komşusu “Günaydıııın...” demiş, “... rahatsız ettim ama testerenizi ödünç alabilir miyim?” Adam “Valla kusura bakma komşu...” demiş, “... hanım bir sürü tamirat işi çıkardı. Bütün gün evde onlarla uğraşacağım, testere bana lazım.” Komşusu “Aa anladım...” demiş, “... o zaman bugün golf oynamaya gitmeyeceğine göre golf takımlarını ödünç alabilir miyim?..”
079. Yardım
Bir dolar milyarderi, çıktığı sabah yürüyüşü sırasında, bir simitçiye rastlamış ve bir simit almış. O sırada aklına esip sormuş simitçiye: “Durumlar nasıl, memnun musun hayatından?” Simitçi: “Yok!..” demiş, “... bütün gün ayakta dikilmekten usandım. Ayaklarım varis oldu. Üstelik pek bir şey kazandığım da yok. Karımı yeni kaybettim. Kanserden öldü zavallı. Çok acılar çekti çook... Beş çocuk bana kaldı... Son fırtınada, eve de yıldırım düştü.. Ne yapacağımı bilemiyorum...” Dolar milyarderi, bir hayli şaşkın: “Hay allah!..” demiş, “... yardım etmek gerek sana... Haydi bakalım, ver bir simit daha...”
080. Yangın
Adamın evinde yangın çıkmış. Komşuları yardıma koşmayıp olayı seyretmeye başlayınca iş başa düşmüş. İlk önce oğlunu yangının içerisinden çıkarıp dışarda beklemesini söylemiş. Dalmış tekrar duman ve ateşin içine, kızını çıkartmış dışarıya. Sonra karısını, sonra köpeği. Daha sonra dışarı hiç bir şey getirmeden 3 kere daha içeri girmiş çıkmış. Komşularından biri sormuş “Niçin eve girip çıkıyorsun dışarı hiçbir şey getirmiyorsun?” diye. Adam, “Kayınvalidem içeride!..” demiş ve eklemiş, “... arada bir girip çeviriyorum!..” (şeyda günaydın)
081. Mahkeme
Bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çağırırlar. Kadın yerine oturur ve davalının avukatı kadına yaklaşır; “Bayan Jones, beni tanıyor musunuz?” Yaşlı teyze cevap verir: “Ah evet bay Williams, sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum. Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız. Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz. En yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz. 2 dolar fazla kazanmak için herkesi satarsınız...” Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur. Adam ne yapacağını bilemez bir halde kadına tekrar sorar: “Peki bayan Williams, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?” Kadın yine cevaplar: “Elbette tanıyorum. Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım. Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir. Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor.” Yine herkes şokta. Bütün salonu bir uğultu kaplar. Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki tarafın avukatını da kürsüye çağırır. İkisine de eğilmelerini söylerek kulaklarına fısıldar; “Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi de harcarım!..” (Korhan Töre)
082. İngilizce
Adamın biri bir gün İngiltere'ye gezmeye gitmek istemiş. Tabi ingilizce bilmediğinden arkadaşına sormuş: “Yahu ben onlarla nasıl anlaşacağım?” Arkadaşı: “Bak konuştuğun her cümlenin sonuna 'ing' koy, onlar senin ne demek istediğini anlarlar...” demiş. Adam İngiltere'ye gitmiş ve soluğu bir cafede almış. Arkadaşının taktiğini uygulamaya başlamış ve garsonu çağırmış: “Sen bana bir çay getirebiling?” demiş. Garson çayı hemen getirmiş. Adam demiş ki: “Bak, ben ne güzel İngilizce konuşuyoring değiling?” diye sorunca garson lafı yapıştırmış: “Ben Türk olmaying, sen bok içerdin çaying!..” (Şeyda Günaydın)
083. İşgüzarlar
Adam arabasıyla nehrin üstündeki köprüye yaklaşmış. Tam köprü başlangıcında bir tabela duruyormuş: “Kaçınılmaz sona çok yaklaştınız. Geç olmadan hemen geri dönün!” Adam “Amaan be... Ne demek istiyor şimdi bu? Her tarafa saçmasapan yazılar koymaya bayılıyorlar.” demiş ve tabelanın yanından hızla geçmiş gitmiş. Birkaç saniye sonra nehrin diğer tarafında 2 adam önce büyük bir çatırdama sesi duymuşlar, sonra da suya düşen arabayı görmüşler. Biri diğerine sormuş: “Yahu acaba şu tabelaya sadece ‘köprüde tamirat var’ diye mi yazsaydık?..” (Müge Serdar)
084. Çalar saat
Adamın biri yeni dairesini arkadaşına gezdiriyormuş. Yatak odasına girdiklerinde, arkadaşı duvarda asılı kocaman bir gong görünce sormuş:
- Bu ne böyle?
- Haa o mu.. O benim çalar saatim.
- Aaa? Ama bunun üzerinde gösterge yok. Nasıl anlıyorsun saati?
- Bak şimdi seyret...
Adam gongun yanında asılı duran çekici almış, gonga var gücüyle vurmuş. O anda duvarın öteki tarafından yan komşunun sesi duyulmuş: “Allahın cezası herif, saat gecenin ikisi!..”
085. Sayıklamaya
İskoçyalı ölüm döşeğindeydi. Ailenin fertleri üzüntü içinde yatağının etrafında toplanmışlardı. Hasta son nefesine kadar aklı başında kaldı. Bir ara “Öbür dünyaya göçmeden önce sizlere söyleyeceklerim var.” diye mırıldandı. ”Johnnie Brown’un bana on sterlin borcu var. Bu parayı ölümümden önce ondan koparamadığınız takdirde mezarımda rahat edemeyeceğim.” Aile fertleri “Çok haklı!” dediler. En genç oğul Brown’un evinin yolunu tutmuştu bile. Yaşlı adam devam etti. “Size ayrıca söylemek istediğim de şu: Bob Williams’a 200 sterlin borcum var. Bunu ödemediğiniz takdirde, mezarımda rahat yüzü görmeyeceğimi de bilin.” Aile fertleri bir ağızdan; ”Ah zavallı, sayıklamaya başladı!..”
086. Şeker
Küçük afacan elinde bir kutu şekerle parka gitmiş, bir banka oturmuş, etrafa bakınırken şekerleri ardarda ağzına atıyormuş. Yanındaki bankta oturan yaşlı adam çocuğa bakmış ve “Evladım... Şeker güzeldir ama çok yemek zararlıdır. Hem dişlerin çürür, hem yüzünde sivilce çıkar, hem de şişmanlarsın.” demiş. Çocuk bunun üzerine adama dönmüş: “Benim dedem 107 yaşına kadar yaşadı...” Adam “Yaa...” demiş, “... yani deden de mi çok şeker yerdi?” Çocuk, “Hayır, her şeye burnunu sokmazdı!..”
087. Şüpheci
Genç kadın tek başına evde otururken zil çalmış. Kadın gözetleme deliğinden bakarak, sormuş; “Kim o?” Yanıt gelmiş; “Postacı. Size bir paket var. İmzanız gerekiyor.” Kadın huylanmış; “Paket nerede, göremiyorum!” Postacı paketi havaya kaldırmış ve göstermiş. Kadın ikna olmamış şekilde, bu defa, “Peki bir kimlik gösterir misiniz?” Postacı dışarıdan, “Bayan, eğer hırsız olsaydım eve girmek için bu kadar uğraşır mıydım, sanıyorsunuz” diyerek, kapının üstünde unutulan anahtarları havaya kaldırarak göstermiş.
088. Tam zamanı
Sekiz yaşına gelen oğlan henüz konuşmamış, ağzından tek kelime çıkmamıştır. Ailenin ve doktorların tüm çabası fayda etmediği için çocuğu kendi haline bırakmaya karar vermişlerdir. Bir akşam sofrada yemek yerlerken çocuk ağzını açar ve konuşur; “Çorba soğuk!” aile şaşkına döner, sekiz sene sonra konuşan çocuğun ağzından çıkan ilk kelimelerin “Çorba soğuk” olmasına anlayamazlar. Anne çocuğa döner;
- Oğlum, sekiz senedir tek kelime etmedin. Bizi endişelendirdin. Konuşamayacağını düşünmeye başlamıştık. Şimdi konuşuyorsun ama söylediğine bak. Niye bu kadar uzun zaman konuşmadın?
- Bu akşama kadar her şey yolundaydı!.. (Fatma Demirdöven)
089. Yorumsuz
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “Acı!..” diye cevap verir. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sorar: “Tadı nasıl?” Genç çırak “Ferahlatıcı...” diye cevap verir. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sorar yaşlı adam. “Hayır!” diye cevaplar çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der: “Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.” Bu güzel nasihat sayesinde çırak bir ay sonra ölür. Meğer göl kenarındaki fabrikanın zehirli atıkları göle boşalıyordur. Bunun üzerine hintli yaşlı usta şöyle der: ”Ha siktir!..”
090. Fazla merak iyi değil
Adamın biri arabasıyla gidiyormuş. Derken tam bir manastırın yanından geçerken araba arızalanmış. Adam uğraşmış etmiş, ama bakmış ki olmayacak, hava da kararıyor, gidip manastırın kapısını çalmış: “Afedersiniz, arabam arızalandı. Gidebileceğim hiçbir yer yok. Geceyi burada geçirebilir miyim?” Rahipler memnuniyetle adamı içeri almışlar, ona yemek vermişler, arabasını da tamir etmişler. Derken uyku vakti gelmiş. Adam tam uykuya dalacağı sırada, koridordan gelen çok tuhaf bir uğultuyla irkilmiş. Birkaç dakika sonra uğultu kesilmiş ve adam uyumuş. Sabah uyanır uyanmaz rahiplere “O ses nedi?” diye sormuş. Rahipler “Ne olduğunu sana söyleyemeyiz. Çünkü sen bir rahip değilsin.” demişler. Adam biraz bozulmuş ama yine de rahiplere teşekkür etmiş, arabasına atlamış, yoluna devam etmiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Adam yine arabasıyla aynı yoldan geçerken yine arabası tam manastırın yakınında bozulmuş. Adam yine kapıyı çalmış, rahipler adamı içeri almışlar, arabasına bakmışlar ve gece olup da adam yatınca koridordan yine aynı tuhaf ses gelmiş. “Bunu mutlaka öğrenmeliyim!” diye sabahı zor etmiş. Sabah rahiplere sorduğunda rahipler yine aynı cevabı vermişler: “Sana söyleyemeyiz, çünkü sen bir rahip değilsin.” Adam bunun üzerine “Bakın o sesin ne olduğunu öğrenmek için deli oluyorum. Söylemenizin tek yolu benim bir rahip olmamsa, tamam olacağım. Bunun için ne yapmam gerekiyor?” Rahiplerden biri cevap vermiş: “Bunun için dünyayı baştan sona gezeceksin, yeryüzünde kaç çim tanesi ve kaç kum tanesi olduğunu bulacaksın. Buraya dönüp bize söylediğin zaman sen de artık bizdensin.” Adam 45 sene boyunca dünyayı gezmiş, görevini tamamlamış ve manastıra geri dönmüş. Hemen içeri dalmış: “Beni hatırladınız di’mi? O sesin ne olduğunu bana söylemeniz için bütün dünyayı dolaştım. Bütün çim ve kum tanelerini tek tek saydım. İşte istediğiniz sayılar: dünyada 145.236.284.232 çim tanesi, 231.281.219.999.129.382 kum tanesi var.” Rahipler “Bravo!..” demişler, “... artık sen de bizdensin. Gel bakalım, şimdi seni o sesin kaynağına götüreceğiz.” Adamı koridordan geçirip bir tahta kapının önüne getirmişler. Başrahip “İşte ses buradan gelir.” demiş. Başrahip anahtarları vermiş. Adam kapıyı açıp içeri girmiş. Karşısına bu kez taştan bir kapı çıkmış. Adam kapıyı açmış, bu kez karşısına yakut renkli bir kapı çıkmış. İçeri girmiş, bu kez de karşısına zümrüt kaplı bir kapı çıkmış. Derken adam bu şekilde tam 15 tane değişik kapıdan geçmiş. En sonunda karşısına altın renkli bir kapı çıkmış. Başrahip adama o kapının anahtarını verirken “İşte son kapının anahtarı.” demiş. Adam kilidi açmış, içeri girmiş. Ve en sonunda o tuhaf sesin kaynağı olarak karşısına...
Ne çıktığını maalesef size söyleyemeyiz, çünkü siz bir rahip değilsiniz!
091. Dilenci
Dilencinin biri farkında olmadan çok cimri bir Palulu’nun kapısını çalmış:
- Kim o?
- Allah rızası için bir parça ekmek verin.
- Ekmek kalmadı.
- Eee, biraz un verin.
- Un dün bitti.
- Elese bir bardak su ver...
- Sular kesik...
- Elese hadi gel beraber dilenek!..
092. Dalga
Konuşma özürlü çocuk yeni taşındığı mahallesinde okula gitmek için otobüs bekliyormuş. Otobüs karşıdan görününce el sallayıp bağırmaya başlamış, "Toför bey, toför bey tur!" diye. Şoför durağa gelince durmayıp devam etmiş. Son derece canı sıkılmış çocuğun ve onu evin penceresinden seyreden annesinin. Ertesi gün aynı saatte otobüs görününce annesinin eline verdiği bir bez parçasını sallayarak "Toför bey, toför bey... Tur... Tur!.." demiş. Yine durmadan geçmiş şoför. Üçüncü gün artık yolun ortasında durup ellerini kollarını sallayıp "Toför... Töför... Tur!.." demiş. Hızla yaklaşan otobüs kırılmadık kemiğini bırakmaksızın çarpmış çocuğa. Olay yerine gelen polis çocukcağızı ambulansa yerleştirmiş ve şoföre sormuş, "Zavallı çocuğu gördüğün halde neden vurdun?" diye. "Tayanamatım petemenke!" demiş şoför, "... tünlertir penle talka getiyor ettoluettek!.."
093. Zihin okuma
Kasabaya gelen lunapark çok sayıda ziyaretçi toplamış. Genç adam da hafta sonunda dolaşmaya gitmiş. Çadırlardan birisinin önünde bir tabelada “Çok ucuza zihin okuma dersleri verilir...” yazıyormuş. Genç adamın çok ilgisini çekmiş, zihin okuma dersleri. Cebindeki paraya bakmış ve bu derslerin bedelini ödeyebileceğini düşünerek, çadırdan içeri girmiş. Çadırdaki masanın başında oturan bilge görünüşlü ak sakallı ihtiyar adam genç adama bakarak; “Zihin okuma dersleri için buradasınız. Değil mi?” diye sormuş. Genç adam “Evet.” deyince de, elinden tutarak; “Beni takip et, evlat. Sana ilk dersi göstereceğim...” diyerek çadırdan dışarı çıkarmış. Çadırın dışında yaşlı adam yerde duran bir hortumu alarak, delilkanlıya vermiş. “Bu hortumu tut şimdi.” Delikanlı sormuş; “Niçin?” “Sen tut hele. Bu ilk dersin bir parçası. Hortumun ucuna bak ve ne gördüğünü bana söyle.” Delikanlı hortumu eline almış ve ucuna bakmış. Ancak hiçbir şey görememiş. “Hiçbir şey göremiyorum.” Delikanlı bunu söylerken, yaşlı adam musluğu açmış ve delikanlının yüzü su içinde kalmış. Delikanlı şaşkın bir kızgınlık içinde; “Bunu yapacağını biliyordum!” diye bağırmış. İhtiyar bilge; “Bak gördün mü? Zihin okumayı ne çabuk öğrendin. Paranın karşılığını hemen aldın. Tebrikler!..”
094. Tarif
Deniz kenarında tatil yapmak isteyen bir aile broşürlere bakarken, tam istedikleri gibi bir otel bulmuşlar. Broşürdeki telefonu arayan adam, görevliye oteli nasıl bulacaklarını sormuş. Görevli; “Çok kolay efendim. Otelimiz plaja bir taş atımı mesafede. Görmemeniz mümkün değil.” demiş. “Sizin otel olduğunu nasıl anlayacağız?” Görevli; “Pencere camları kırık olan otel!..”
095. Öneri
Yolda karşıdan karşıya geçerken bir otomobilin çarpıp, yere yuvarladığı yaşlı adamın çevresinde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kalabalıktan bir kişi, “Başına soğuk su dökerseniz kendine gelebilir...” diye bir öneride bulundu. Bir başka kişi, “Yaşlı adamın sadece biraz temiz havaya gereksinimi var. Herkes birkaç adım geri çekilsin, adamcağıza hava alacağı bir yer açalım, yeter...” diyerek kendi görüşünü belirtti. Tam o sırada küçük bir çocuk, kalabalık arasından kendine geçebileceği kadar yol açıp, yerde yatan adamın yanına yaklaşı ve çevresindeklere dönerek, “Ben bu adamı tanıyorum...” diye bağırdı. Herkes sustu, çocuğu dinlemeye hazırlandı. “Onu ayıltmak için ne yapılması gerektiğini biliyorum...” diye bağırdı çocuk, “... ona bir şişe bira verin, göreceksiniz hemen ayılacaktır.” Çocuğun bu sözleri çevredeki hemen herkesin kızmasına neden oldu. Kalabalıktan kimileri ona, yerde yatan yaşlı bir kazazede için böyle bir öneride bulunmasının çok ayıp olduğunu söylerken, kimileri de çocuğu iterek onu hafifçe tartaklamaya başladılar. Kalabalıktaki hemen herkes çocuğa bağırıp, çağırırken, yerde yatan adamın sesi duyuldu birden: “Lütfen beyler...” diye mırıldandı kazazede, “... lütfen çocuğu dinleyin!..” (Sibel Çıtır)
096. Hatıra
Küçük oğlanın yaşgününde sıra hediyelerin açılmasına gelmiş. Çocuk heyecanla büyükannenin aldığı hediyenin paketini açmış. Paketten bir su tabancası çıkmış. Oğlan, diğer hediyeleri bırakıp, tabancayı aldığı gibi en yakın musluğa doldurmak üzere koşmuş. Baba, annesine dönerek; “Anne, sana çok şaşırdım, bu hediye için. Biz küçükken, seni su tabancaları ile nasıl çılgına çevirdiğimizi hatırlamıyor musun?” Anne gülümsemiş ve “Hatırlıyorum!..” (Fatma Demirdöven)
097. Masal
Bir zamanlar uzaklarda bir ülkede çok yakışıklı bir prens yaşarmış. Ancak prens daha küçükken ülkedeki kötü kalpli cadının lanetine uğramış ve üzerindeki bu lanet yüzünden her yıl sadece 1 kelime konuşabiliyormuş. Mesela prens 2 kelime söyleyeceği zaman bir yıl boyunca susuyor, böylece ertesi yıl 2 kelime söyleme hakkı oluyormuş. Bir gün bu yakışıklı ama talihsiz prens dere kenarında otururken, bakmış ki karşıda küçük bir kulübe, kulübenin bahçesinde muhteşem bir kız... Saçları altından daha sarı, gözleri gökyüzünden daha mavi, dudakları kirazdan daha kırmızıymış. Prens bu güzelliği görünce aklı başından gitmiş, o anda vurulmuş. 2 yıl boyunca konuşmamaya karar vermiş, 2 yıl sonunda kıza “çok güzelsiniz” diyebilmek için. Ama 2 yılın dolduğu gün prensin içindeki ateş daha da büyümüş ve kıza “size aşık oldum” demek için yanıp tutuşur olmuş. Böylece “çok+güzelsiniz+size+aşık+oldum” diyebilmek için, geçen 2 yılın ardından 3 yıl daha konuşmamayı göze almış. 5 yılın sonunda prens konuşmak için hazır olduğu sırada, birden bu muhteşem güzel ve zarif kızla evlenmeyi, onu sarayının prensesi yapmayı ne kadar istediğini farketmiş. Böylece “çok+güzelsiniz+size+aşık+oldum+benimle+evlenir misiniz?” diyebilmek için 5 yılın ardından 2 yıl daha sabretmeye karar vermiş. Prens bu platonik duygularla 7 koskoca yılı tamamladığı gün, artık dünyanın en heyecanlı ve en mutlu erkeği olarak kızın yaşadığı kulübeye koşmuş. Kız yine kulübenin bahçesinde oturmuş, kitap okuyormuş. Prens elindeki kırmızı gülü kıza uzatmış ve “Çok güzelsiniz size aşık oldum. Benimle evlenir misiniz?” Kız başını kaldırıp prense bakmış. Kulaklarını örten altın sarısı saçlarını geriye atmış ve prense şöyle demiş: “Pardon! Ne dediğinizi duyamadım!..” (Müge Serdar)
098. 3 oğul
Yetişkin üç oğul, yaşlı annelerini yalnız bırakarak geçimlerini daha iyi sağlayabilecekleri başka şehirlere giderler. Ama annelerini unutmazlar ve kısa bir süre sonra biraraya gelip kazandıkları paranın hatırı sayılır bir bölümüyle annelerini mutlu edecek birer hediye yapmaya karar verirler. Birinci oğul, “Anneme eski evine yakın çok büyük bir ev satın aldım, umarım hoşuna gider.” İkinci oğul, ”Ben de şoförüyle birlikte yeni bir araba gönderiyorum, artık her istediği yere gidebilir.” Üçüncü oğul, “Ben daha değisik birşey düşündüm. Bilirsiniz annemiz kutsal kitabı okumayı çok sever. Tam on iki yıl eğitilmiş ve kutsal kitabı ezberlemiş bir papağan gönderiyorum. Dinlemesi için istediği bölümün başlığını söylemesi yeterli.” Bir süre sonra anneden çocuklara hediyeler için birer teşekkür mektubu gelir. Birinci oğula; “Ev çok güzel, teşekkür ederim ama benim için çok büyük. Ben sadece bir odasında oturuyorum, ama bütün evin temizliği çok zor.” İkinci oğula; “Seyahat etmek için oldukca yaşlıyım, arabayı çok az kullanıyorum. Şoför de suratsız biri, yine de düşündüğün için teşekkürler.” Üçüncü oğula; ”Sevgili yavrum, sen annenin neden hoşlandığını hiç bir zaman unutmadın. Gönderdiğin kuş çok lezzetliydi, çok teşekkür ederim!..”
099. Babası çok kızacak
Çiftçinin oğlu sebze dolu kamyonetiyle giderken bir kaza yapmış. Kamyonet ters dönmüş, bütün sebzeler yerlere yayılmış. Çocuk kamyoneti nasıl çevireceğini düşünürken, civardaki evlerden olayı gören bir yaşlı adam çocuğa seslenmiş: “Evladım yazık bu güneşin altında daha fazla yorulma, gel sana yiyecek birşeyler ikram edeyim.” Çocuk “Sağolun rahatsız etmeyeyim...” demiş, “... hem babam kızar!” Adam ısrar etmiş: “Ooo hadi, gel iki lokma bir şeyler yersin, gücünü toplarsın. Hadi gel...” Çocuk “Peki tamam...” demiş, “...ama babam kızacak.” Adam çocuğun karnını bir güzel doyurmuş. Sonra çocuk birkaç saat uzanıp dinlenmiş. Derken gitme vakti gelmiş ve adama “Çok teşekkür ederim, karnım doydu, dinlendim. Şimdi çok daha iyiyim. Ama babam gerçekten bana çok kızacak.” demiş. Adam ona gülümsemiş: “Yapmaa, birkaç saat geç döndün diye kızacak ne var? Hem sahi, baban ner’de?” Çocuk cevap vermiş: “Kamyonetin altında!..” (Müge Serdar)
100. Korkmayın
Amerika’da Florida sahillerinde tatile giden turist, botla çıktıkları turun ortasında artık yüzülebileceği söylendiğinde duraklamış. Rehber’e dönerek;
- Dergilerde okuduğuma göre buralarda timsah varmış. Hala var mı?
- Hayır. Uzun bir süredir timsah yok bu sularda.
Kendisini emniyette hissedden adam, mayosunu giyerek suya atlamış ve kıyıya doğru yüzmeye başlamış. Kıyıya yaklaştığında bota doğru dönerek, seslenmiş;
- Bu timsahlardan kurtulmak için ne yaptınız?
- Biz bir şey yapmadık. Köpekbalıkları hepsini yedi. (Fatma Demirdöven)
Gelen Fıkralar
Bu dökümana henüz fıkra eklenmemiş, aşağıdaki formdan fıkranızı ekleyebilirsiniz.